Lütfen Yumuşamayalım: Hakikat Taviz Kabul Etmez!

Modern çağın önümüze koyduğu en büyük tuzaklardan biri, “çağa uyum sağlamak” adı altında kimliğimizden, ahlakımızdan ve inancımızdan yavaş yavaş vazgeçmemizin normalleştirilmesidir. Buna kimi zaman “esneklik”, kimi zaman “hoşgörü”, kimi zaman da “değişime ayak uydurmak” deniliyor. Oysa gözden kaçırılan temel bir gerçek var: Biz ne kadar taviz verirsek verelim, hakikate ve İslam’a karşı duran bir anlayış her zaman var olmuştur ve var olmaya da devam edecektir.
Bu, bugünün meselesi değildir. İnsanlık tarihi boyunca hak ile batılın mücadelesi hiç bitmemiştir. Nitekim hakikati en güzel üslupla tebliğ eden Peygamber Efendimiz (S.A.V.) dahi iftiralara, baskılara, boykotlara ve zulümlere maruz kalmıştır. Eğer en güzel ahlak sahibi olan Allah Resûlü bile sırf hakikati söylediği için hedef alınmışsa, bugün hakikati dile getirenlerin eleştirilmesi ya da dışlanması şaşırtıcı değildir.
Hak ile batıl arasındaki mücadele, ilahi takdirin bir parçasıdır. Bu dünya, doğrularla yanlışların, adaletle zulmün, imanla inkârın karşı karşıya geldiği bir imtihan meydanıdır. Bu gerçeği değiştirmek kimsenin elinde değildir.
Asıl tehlike ise şuradadır: Bazıları, taviz verdikçe karşı tarafın bizi daha çok anlayacağını zannediyor. Oysa mesele çoğu zaman anlaşılmak değildir; mesele, bizi kendi değerlerimizden uzaklaştırmaktır. Taviz, çoğu zaman yeni tavizlerin kapısını açar. Kimliğinden vazgeçen, sonunda kendisini de kaybeder.
Peki, üç günlük dünya menfaati için inandığımız değerlerden vaz mı geçeceğiz? Geçici makamlar, kariyer hesapları ya da ekonomik kaygılar uğruna doğruları söylemekten geri mi duracağız? İnancımızı yalnızca dört duvar arasına sıkıştırıp hayatın geri kalanında görünmez mi kılacağız?
Cevabımız nettir: Hayır.
Biz, inancından utanacak bir medeniyetin mensupları değiliz. Tam aksine, insanlığa adalet, merhamet ve ahlak mirası bırakmış büyük bir medeniyetin evlatlarıyız. Eğer utanması gereken birileri varsa; hakikati bile bile örtenler, adaletten sapanlar ve ahlaki ilkeleri çıkar uğruna terk edenlerdir.
Elbette bu duruş, öfke ve kabalık anlamına gelmez. Bizim medeniyetimiz nezaket medeniyetidir. Sözümüz sert olabilir ama üslubumuz seviyeli olmalıdır. Fikirlerimiz kararlı olabilir ama davranışlarımız her zaman ahlakın sınırları içinde kalmalıdır. Çünkü güçlü olmak bağırmakla değil, ilkelerinden vazgeçmemekle mümkündür.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; rüzgâra göre yön değiştiren değil, ilkelerine sadık kalan bir duruştur. Hakkı söylerken kimseden korkmayan, ancak bunu yaparken de adaleti, merhameti ve hikmeti elden bırakmayan bir duruş…
Çünkü hakikat, alkışa göre şekil almaz. Çoğunluğun hoşuna gitsin diye değişmez. Zamana göre eğilip bükülmez. Hakikat, hakikat olduğu için değerlidir.
Öyleyse net olalım. Doğru bildiğimizi nezaketle ama kararlılıkla ifade edelim. İnandığımız değerlere sahip çıkalım. Köklerinden kopan toplumların ayakta kalamayacağını unutmayalım.
Rabbim bizleri; her şartta hakkın yanında duran, adaletten ayrılmayan, rüzgâra göre yön değiştirmeyen, sözüyle ve duruşuyla güven veren kullarından eylesin.
Âmin.



