RIZIK İÇİN ZİLLETE ALDANMAYINIZ

İzzet, haysiyet ve şahsiyet; hiçbir makamdan, hiçbir menfaatten daha kıymetlidir.
İnsanoğlunun bu dünyadaki en büyük imtihanlarından biri şüphesiz ki geçim kaygısıdır. Gelecek endişesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etme gayreti ve hayat şartlarının ağırlığı, zaman zaman insanı en hassas noktalarından yakalar. Ancak tam da bu noktada kadim bir hakikati hatırlamak gerekir: Rızık, insanın izzetinden ve onurundan daha kıymetli değildir.
Günümüz dünyasında başarının ve gücün ölçüsü çoğu zaman maddi imkânlarla değerlendiriliyor. Daha çok kazanmak, daha yüksek makamlara ulaşmak ve daha fazla güç elde etmek uğruna ilkelerinden vazgeçenler, haksızlıklar karşısında susanlar ve menfaatleri uğruna boyun eğenler azımsanmayacak kadar çoktur. Ne yazık ki kimi zaman bütün bu tavizlerin arkasına “geçim derdi” sığınılmakta, şahsiyetten verilen ödünler hayatın bir gereğiymiş gibi gösterilmektedir.
Oysa insanın asıl kaybı, cebindeki paranın azalması değil; kendi değerlerinden uzaklaşmasıdır.
RIZKIN GERÇEK SAHİBİ KİMDİR?
İnancımızın ve medeniyetimizin temelinde, rızkın gerçek sahibinin Allah olduğu inancı vardır. İnsan elbette çalışacak, üretecek, mücadele edecek ve ailesinin geçimi için alın teri dökecektir. Ancak bütün bu gayretlerin temelinde helal kazanç, dürüstlük ve vicdan bulunmalıdır.
Rızık aramak bir sorumluluktur; fakat rızık uğruna haksızlığa ortak olmak, doğru bildiğinden vazgeçmek ve bir başkasının karşısında şahsiyetini kaybetmek zorunluluk değildir.
Gayret insandan, takdir Allah’tandır.
Bir insanın işvereni olabilir, amiri olabilir, siyasi bir büyüğü ya da ticari bir ortağı olabilir. Bunların her biri hayatın olağan ilişkileridir. Ancak hiçbir makam sahibi, hiçbir zengin ve hiçbir güç odağı insanın haysiyetinden daha üstün değildir. Saygı göstermek başkadır, şahsiyetinden vazgeçmek bambaşkadır.
İnsan, ekmeğini kazanırken başını dik tutabilmeli; hakkını ararken ölçüsünü koruyabilmeli ve menfaat karşısında vicdanını susturmamalıdır.
GEÇİCİ MENFAATLER UĞRUNA KALICI KAYIPLAR
Bir makam uğruna söylenmeyen sözler, bir ihale uğruna görmezden gelinen haksızlıklar, bir maaş uğruna terk edilen ilkeler ve bir menfaat uğruna kurulan yapmacık ilişkiler…
Bunların her biri, insanın kendi vicdanıyla arasına mesafe koymasına neden olabilir.
Elbette herkesin hayatında zor zamanlar vardır. Bazen insan geçim sıkıntısıyla mücadele eder, bazen kapılar yüzüne kapanır, bazen emeğinin karşılığını alamaz. Fakat zorluklar karşısında sabretmek başka, haksızlığı kabullenip zillete razı olmak başkadır.
İnsan her kaybın ardından yeniden ayağa kalkabilir. İşini kaybedebilir, parasını kaybedebilir, makamından olabilir. Fakat bütün bunlara rağmen dürüstlüğünü koruyorsa yeniden başlayacak bir gücü var demektir.
Asıl tehlike, insanın sahip olduklarını kaybetmesi değil; sahip olduklarını korumak uğruna kendisini kaybetmesidir.
ONURLU DURUŞUN BEDELİ VARDIR, AMA DEĞERİ DE BÜYÜKTÜR
“Boyun eğmek rızkı artırmadığı gibi, dik durmak da rızkı eksiltmez.”
Bu söz, hayatın bütün ekonomik gerçeklerini tek başına açıklamasa da insanın ahlaki duruşunu hatırlatan önemli bir ilkedir. Çünkü dünyada her zaman dürüst insanların en çok kazandığı, ilkeli insanların en yüksek makamlara ulaştığı söylenemez. Bazen doğruyu söyleyen bedel öder, haksızlığa itiraz eden yalnız kalır, hakkını savunan insan çeşitli zorluklarla karşılaşır.
Ancak insanın ölçüsü yalnızca kazandığı para olmamalıdır.
Helalinden kazanılmış bir lokmanın huzuru, başkasının hakkı üzerine kurulmuş büyük servetlerden daha değerlidir. Alın teriyle elde edilen mütevazı bir hayat, insanın vicdanını susturarak kurduğu ihtişamlı bir dünyadan daha anlamlıdır.
Çünkü para tükenebilir, makam değişebilir, güç el değiştirebilir. Fakat insanın karakteri, hayatı boyunca taşıdığı en önemli imzadır.
ŞAHSİYETLİ İNSANLAR, GÜÇLÜ TOPLUMLAR
Toplumları ayakta tutan yalnızca ekonomik refah, büyük binalar, güçlü şirketler ve yüksek gelirler değildir. Bir toplumu asıl güçlü kılan; adalet duygusu, karşılıklı güven, dürüstlük ve şahsiyet sahibi insanlardır.
İnsanların menfaat uğruna sustuğu, haksızlık karşısında başını çevirdiği ve gücün karşısında hakikati söylemekten çekindiği bir yerde toplumsal güven zayıflar.
Bugün ihtiyacımız olan, yalnızca daha fazla kazanan insanlar değil; kazandığını helalinden kazanan, makamını adaletle kullanan, gücünü mazlumu ezmek için değil hakkı korumak için kullanan insanlardır.
İş dünyasında da siyasette de bürokraside de basın hayatında da ölçümüz aynı olmalıdır: İnsan, sahip olduğu makamla değil, o makamdayken gösterdiği karakterle değerlendirilmelidir.
Çünkü gerçek büyüklük, güçlülerin karşısında eğilmek değil; haklı olanın yanında durabilmektir.
SONUÇ: İZZETLE YAŞAMAK BİR TERCİHTİR
Hayat bir mücadeledir. Bu mücadelede herkes kendi rızkının peşinden koşar, ailesi için çalışır, geleceğini güvence altına almaya gayret eder. Bunların hepsi insan olmanın doğal sorumluluklarıdır.
Ancak bütün bu mücadelenin içinde unutulmaması gereken bir hakikat vardır: İnsan, rızkını ararken haysiyetini kaybetmemelidir.
Kimseye hak etmediği bir minnet borcu yüklenmeden, başkasının hakkına girmeden, emeğinin karşılığını alarak ve vicdanını koruyarak yaşamak büyük bir zenginliktir.
Rızkın için çalış, üret, mücadele et. Kapıları çal, fırsatları değerlendir, düştüğünde yeniden ayağa kalk. Fakat bütün bunları yaparken bir başkasının gölgesinde şahsiyetini unutma. Saygılı ol ama boyun eğme; mütevazı ol ama kendini değersizleştirme; sabırlı ol ama haksızlığa teslim olma.
Unutma ki insanın gerçek itibarı, cebindeki parayla değil, yokluk karşısında bile koruyabildiği karakteriyle ölçülür.
Zira izzetle yenen kuru bir ekmek, zilletle yenen ballı börekten daima daha tatlıdır.
