BİR ÇOCUĞUN İLK OKULU: AİLE

Çocuklarımızın attığı her adım, aile ocağında filizlenen değerlerin bir yansımasıdır.
Bir çocuğun karakteri yalnızca okulda, arkadaş çevresinde veya sokakta şekillenmez. Onun ilk öğretmeni anne ve babası, ilk okulu ise ailesidir. Çocuk; sevgiyi, saygıyı, sorumluluğu, doğruyu ve yanlışı öncelikle evinde öğrenir.
Bugün bazı gençlerin karıştığı suçlara baktığımızda, meselenin yalnızca bireysel bir davranıştan ibaret olmadığını görmek gerekir. Elbette işlenen suçun sorumluluğu öncelikle onu işleyen kişiye aittir. Ancak çocukların yetişme sürecinde aile, eğitim ve sosyal çevrenin etkisini de göz ardı edemeyiz.
Bir çocuğa edep, adap, ahlak ve sorumluluk zamanında ve doğru şekilde öğretilmezse, ortaya çıkan boşluğu başka çevreler doldurabilir. Sevgi ve ilgi görmeyen, doğru ile yanlışı ayırt etmeyi öğrenemeyen, yaptığı yanlışlar karşısında sürekli hoşgörüyle karşılaşan bir çocuk, zaman içerisinde davranışlarının sonuçlarını önemsememeye başlayabilir.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Anne ve baba olmak yalnızca çocuğun karnını doyurmak, okul masraflarını karşılamak veya ona maddi imkânlar sunmak değildir. Ebeveynlik aynı zamanda rehberlik etmek, sınır koymak, doğruyu göstermek ve gerektiğinde “hayır” diyebilmektir.
Bir anne-babanın görevi, çocuğunun her yaptığını savunmak değil; gerektiğinde onun karşısına geçip yanlışını anlatabilmektir.
Çünkü yanlış karşısında sessiz kalmak, bazen yanlışın büyümesine yol açabilir.
Ancak burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekir: Çocuğun işlediği bir suçun hukuki sorumluluğunu, somut bir yasal dayanak olmaksızın doğrudan anne ve babaya yüklemek doğru değildir. Ceza hukukunda sorumluluk kişiseldir. Fakat ailelerin çocuklarının yetiştirilmesindeki ahlaki, pedagojik ve toplumsal sorumluluğu da tartışma dışı bırakılamaz.
Bu nedenle çözümü yalnızca cezalandırmada aramak yerine, suç ortaya çıkmadan önce aileyi ve çocuğu destekleyen güçlü bir toplumsal mekanizma oluşturmalıyız.
Okullarımızda değerler eğitimini güçlendirmeli, aileleri bilinçlendirmeli, gençlerin sosyal ve kültürel faaliyetlere katılımını artırmalı, çocukların kendilerini ifade edebilecekleri sağlıklı alanlar oluşturmalıyız.
Çünkü bir çocuğu kaybetmek yalnızca bir ailenin kaybı değildir.
Bir çocuğun kaybedilmesi, toplumun geleceğinden bir parçanın eksilmesidir.
Aile, toplumun temel taşıdır. Evde başlayan değer kaybı zamanla sokağa, okula ve topluma yansıyabilir. Bunun karşısında ise aile, eğitim kurumu, devlet ve toplum birlikte hareket etmelidir.
Çocuklarımıza yalnızca iyi bir gelecek bırakmak yetmez.
Onlara o geleceği taşıyabilecek ahlakı, vicdanı, sorumluluk duygusunu ve insan sevgisini de bırakmalıyız.
Unutmayalım:
Bir çocuğun elinden tutmak, yalnızca onun bugününü değil, yarının toplumunu da şekillendirmektir.
Ve her çocuk, önce ailesinin aynasında kendisini görür.


